Dizy begg iz a prroblem” dedi güvenlik görevlisi tükenmez kalemini bana doğru sallarken. Arkasındaki başka bir görevli işaret parmaklarını şakaklarına dayamış çantamın içindekilerini gösteren monitöre bakıyordu. Yüzündeki ifade rakibinin sonraki hamlelerini tahmin etmeye çalışan bir satranç oyuncusunu andırıyordu…
Yurt dışında bir hava alanındaydım kırk beş dakika sonra uçağım kalkıyordu ve sırt çantam sorun yaratmıştı.

Komik aksanı olan görevli beni yanına çağırdı. Beraber çantamın X-ray ile çekilmiş fotoğrafına baktık. O an ben bile kendimden korktum.
“You arr kerrying a kombat nayf you arr kerrying a dak teyp and you arr kerryng an unknown aytım. Dizy begg iz a prroblem…” dedi çantamın içindeki siyah bir noktaya sinirli sinirli vurarak…
Adamın “unknown aytım” dediği siyah nokta annemin bu ülkeden hatıra olsun diye aldığı yumruk büyüklüğünde kristal bir bibloydu aslında. Ancak biblo X-ray ışınlarını vişne suyu gibi emdiği için ekranda karadelik misali simsiyah duruyordu. Dahası işportadan ucuza kapatıp alel acele sırt çantama attığım ve doğal olarak tamamen unuttuğum dalgıç biçağımın yanında gizemli bir el bombası havası estiriyordu. Hemen altlarında duran ve kırılacak eşyaları paketlemek için satın aldığım koli bantını ise uçağı kaçırdıktan sonra taşkınlık yapan rehineleri koltuklarına bağlamak için kullanacaktım her halde…

O anda fark ettim ki arkadaki güvenlik görevlisi kafasında bir satranç oyununu değil benim “Belki fark etmezler” deyip güvenlik kontrolünden silah dolu bir sırt çantasını geçirmeye çalışan bir kaçık olup olmadığımı anlamaya çalışıyordu.

Çantamı açıp baktıklarında her şey açıklığa kavuştu. Ancak görevliler bıçağımı bu şekilde uçağa sokamayacağımı söylediler. Bunun üzerine dalış lisansımı gösterip bıçağı taşıma yetkim olduğunu ima eden saçma sapan bir cümle kurdum. Yemediler…
Bıçak bir zarfa kondu herkezden önce uçağa alındı ve yanılmıyorsam pilot kabinindeki bir kasa içinde yolculuk etti. Bıçağın ardından hostesler beni uçağa aldılar. Son derece karizmatik şekilde tehlikeli biriymiş gibi davranarak içeri girdim. Karizmatik bir şekilde yerime oturdum ve karizmatik bir şekilde hosteslere saat kaçta Türkiye’ye varacağımızı sordum. Pilot gelip koltuk numaramı öğrendi. Göz göze geldik. Ona karizmatik bir bakış fırlattım. Sonra annem yanıma oturdu. Bana kızarak “Ahlapot dünya kadar yerimiz vardı. Neden eşyaları bavula koymadın ki?” dedi ve hiçte karizmatik olmayan bir şekilde kızarmaya başladım…

Bu komik olay başımdan geçeli neredeyse üç sene olmuş. Ve daha yeni yeni fark ediyorum ki bazı eşyalarla olan ilişkilerimiz ta en başından itibaren çok özel oluyor.
Annemin kristal biblosu şu an evde televizyonun üzerinde duruyor. Her gün Güneş ışığını alıp yediye bölüyor. Sonra onları duvara yapıştırıyor. Yedi ayrı renk Güneşle beraber hareket ediyor.
Koli bantını üç senedir kullanıyorum. Daha yarısını bile bitiremedim.
Bıçağımı da pek çok kez suyun altında Güneş ışğı ile parlattım ve ışıltısına kanan bir sürü canlıyı üzerime çekmeyi başardım. Artık paslanmaya başladı. Ucuza almıştım zaten çok bile dayandı…