Derin uykudan sarsıntılarla uyanıyorum. Sırf yer değil bu sefer tavanlar da sallanıyor. Bizim işyerinin tavanları böyle bütün halinde kiriş mi diyorlar ne onlar çıplak vaziyette gözle görünür halde… Tabii kaçışırken “ben niye uykudan işyerimde uyanıyorum niye yıllık iznimi işyerimde uyuyarak geçiriyorum” gibi sorular gelmiyor aklıma. Bu sefer koro halinde kaçışmıyoruz hani. Bana öyle gelmiyor en azından. Tavanlar löp löp löp beraber ve solo şarkılar halinde dökülüyor başımızdan aşağı. Bereket versin benim kafama düşmüyor düşen parçalar. Dönüp arkama da bakmıyorum kime düştüğüne…

Şöyle bir açıklık buluyoruz. Kurumuş otlu bir arazi. Tel örgünün arkasına geçmeyi tavsiye ediyor arkadaşlar. Eh geçiyoruz. Lakin bir köprü köprünün altında da su var. “Ben yüzme bile bilmem deminki yer daha güvenliydi oraya gidelim” diye tutturuyorum. Tutturuşum isabetli oluyor. Arkadaşlar dediğimi yapıyorlar. O sırada cep telefonlarıyla görüşmeye fırsat bulan insanlardan biri “hayret bir şey 314 imiş depremin şiddeti bizim binalar 59 şiddetinde depreme aslanlar gibi dayanmıştı nasıl çöker tavanlar başımıza” diyor. Bunun hesabını ileride sormak üzere beynimin bir tarafına kaydediyorum. Elbet bir gün sorarım birine diyorum kendi kendime. Lakin bir sitres olmuşum bir helecan. Bir sigara yakıyorum; depremde kaçmış sağ olarak kaçmış nasıl oluyor da çok zamandır sigara içmememe rağmen yanımda pakediyle çakmağıyla tam teçhizatlı bir set bulunduruyor olduğumu sorgulayamıyorum bile o an. Her şey o anda oluyor.

Sonra ben sigaramı içerken kibritin hiç yanmayan ucundaki insanlar tekrardan koro halinde kaçışmaya başlıyorlar. Ulan bi durun işte can keyfiyle şu dumanı tüttürelim demiyorum kaçmıyorum… Kaçmıyorum ama galiba servisler geliyor millet sürü korosu halinde tekrar bir noktada buluşuyor. Sesleniyorum bekleyin diyorum duymuyorlar… Telaş içerisinde sigarayı yere atıyorum. Sigaranın yerle temas ettiği yerde otlar var ayağımla izmarite basıyorum ama bir adım ötesi arkasından haçlı koştururcasına renk değiştirerek ilerliyor. Alevler de depremden mi kaçıyor ne? Bir türlü alevlerin hızına yetişemiyorum. Ne kadar bağırdıysam imdat dilediysem duyuramıyorum kimseye. Alevler artık yarım boyum kadar. Bir yandan arabalar gidecek alevlerle ve sarsıntılarla tek başıma mücadele edemeyeceğim… Gitmeye karar veriyorum. Nasılsa birileri görecektir diyorum alevi dumanı. Hem çok ağaç yok ki ortalıkta. Tarlanın anızı gibi bu otlar yansa ne yanmasa ne? Hem kim anlar ki büyük bi yangına dönse bu alevcikler ilk kıvılcımın benden olduğunu? Deprem yangın çıkarır mı?

Telaşla kafileye yetişmeye çalışıyorum. Ne mümkün! Binalardan birinin içine giriyorum teknisyen arkadaşlardan masatenisi rakibimi takip ediyorum o neden bu kadar arkada kalmış bilemiyorum tabii sormuyorum da. Sesimi kimseye duyuramıyorum ki sormamın ne manası var? Onlar çadır filan kurma derdindeler. Çadır demiri çıkarmış binadan ama brandayı unutmuş. Manyak bunlar diyip başka bir kalabalığı göz ucumla takip ediyorum. Bunlar öğrenci olsa gerek. Takılıyorum peşlerine. Amma kalabalıklar canım… Akıllılar bir de bina içine girip süreksiz bir merdivenden çıkıyorlar. Genç işte bunlar. Tekil takılsam bu merdivenden çıkar mıyım ben hiç? Çık çık çık bitmiyor bu merdivenler… Neyse yola ulaşıyoruz.

Yol görüş alanıma girdiğinde bakıyorum ki yeşil servis köşeyi dönüyor. Hay Allah Çıtır da gidiyor ben buralarda tek başıma ne yapacağım? O arada telefonum çalıyor arayan Çıtır. Nerdesin diyor biz gidiyoruz diyor. Tamam gördüm sizin gittiğinizi araba döndü diyorum. Arkadaki arabalardan tekine binerim diyorum; öğrenci servisi bunlar galiba ama böyle olağanüstü bir halde bizi almazlık etmezler herhalde diyorum. Fakat koşmaktan merdiven çıkmaktan takat kalmıyor bende. Sesim iyice kesiliyor. Öğrenci arabalarına da yetişememekten korkuyorum. Fenalaşıyorum. Yörüngemdeki iki genç hanım öğrenciye “beni evime götürür müsünüz” diyorum. Niye götürsünler canım gibi bir fikir o dakika aklımdan dahi geçmiyor. “Götüremeyiz” diyorlar. “Peki en azından 79 numaralı otobüse bindirin” diyorum itiraz etmiyorlar. Götürecekler galiba. 79’u da sayıyla söylüyorum yazıyla söylesem anlamayacaklarından eminim sesim kısık! O dakika koyveriyorum kendimi.

Uyandığımda evimdeyim. Ama hangi evimde? Doğduğum evin aslında şimdi lavabo olan bir kısmında oturmuş bilgisayarın başına msn muhabbetleri yapıyorum. Rahmetli ablamın öğretmen arkadaşı Müge ile konuşuyorum. O sırada ablam geliyor. “Aaa Müge miydi o ben de konuşacağım onla iki tavla çevirelim” diyor. Ben ablamın yanımda kapatmaya çalıştığım ve kapatma hususunda muvaffak olduğum bilgisayarı açışının imkânsızlığını düşünmüyor; aslında korkmam gereken ölmüş bir insanın resmen beni iteklemesi sandalyeye oturması hususunu olağan dışı bulmuyor; “ablacım sen ölmüştün kimseyle konuşamazsın” demiyorum diyemiyorum. Zira o sırada yeniden deprem olmaya başlıyor. Kaçmam gerekir diyorum kendi kendime geriye bakıyorum ablam mesenesini açıyor tavla oyunu başlatıyor karşı tarafla. Amaaan deprem ölüyü öldürmez ki diyip kaçmaya başlıyorum. Yetkililerin açıklaması var deprem öldürmez bina öldürür diyorlar… O sırada ölmüş olduğuna inanmayanlardan bir başkası iki üç yaşlarında bir çocuk da annesine koşuşuyor. Duvara sabitlenmiş bir merdivenden inmemiz gerekiyor depremden kaçanlar olarak. Anne inmiş çocuğu ben annesinin kucağına bırakacağım yukarıdan. Nereden baksan dört metre mesafe anne tutamasa çocuk gitti. Sonradan düşünüyorum ki bu çocuk vaktiyle zaten gitmişti deprem ölüyü öldürmez hem düşerse de ölmez ki… Atıyorum düşüncesizce çocuğu düşüyor düşüyor… Çizgi filmlerdeki kedilerin merdiven kenarlarına tutunarak düşmesi sahnelerini andırıyor bana bu durum. Tam annesiyle kucaklaşacakken ikisi birden köpek oluveriyor. Düşerken annesinin karnını pençeliyor velet. Sonra aniden koşup gidiyor uzaklaşıyor annesinden benden... Anne köpek biraz daha durup karnını okşuyor pek hasar yok karnında kanama filan da yok… Şükür.

Sonra ben uyanıyorum…

Enteresan bir rüya tabii bu. Tabire filan da gerek yok. Uyumadan önce ah bir deprem olsa şöyle sekiz şiddetinde falan da yerin dibine geçsem gibi abuk bir dilekte bulunmuştum. Ondan önce de ablamın bir arkadaşı cep telefonumu çaldırıp yarın ablanın mezarına ziyarete gideceğiz isterseniz siz de gelin demişti. Biz dün oradaydık yaptırdık da mezarı yine de teşekkür ederim dememe rağmen evden kimseye sormamıştım bu durumu. Zira ben telefon görüşmesini yaptığım sırada onlar benim demin size anlattığım rüyalardan daha gerçeküstü olanlarını görüyorlardı. Peki sahurda neden aklıma gelmedi onlara telefondan bahsetmek? Lakin altı ayı geçkindir bacımı rüyamda görmüşlüğüm yoktu. Görmek istemediğimi de söylemişimdir zaten. Demek ki hakkında bu kadar düşünmek yazmak vesair onu rüyada görmek için yetmiyormuş muhakkak bir arkadaşının telefonla iteklemesi lazımmış beni. Her şey iyi hoş da bir ramazan günü depremde sigara içip onu söndürmeyerek yangına sebebiyet vermek de nesi? Eh bu da bu yazının dersi!

30.10.2005-07.35 (Bu saatte bittiyse bu yazının yazma işlemi siz altı buçukta filan uyandığımı düşünebilirsiniz. Uyandıktan sonra dakikalarca çorap aradığımı da ifade etmemde fayda var.)