Jack London’ın Dönek adlı kitabının “İlginç Bir Parça” adlı öyküsünde:

“Bir keresinde Cehennemin Dibi (çalışılan yere burada cehennemin dibi adı verilmiş of of benden yıllar önce biri bu isimlendirmeyi yapmış) köleleri Vanderwater’a itiraz ettiler. Bu olay Vanderwater’ın Kongsbury’de bir kaç ay geçirdiği zamana rastlıyordu (kitapta raslıyordu şeklinde yazılmış). Kölelerden biri yazı yazmayı biliyordu; şans eseri onun annesi yazı yazmayı biliyordu da kendi anasının ona gizlice öğrettiği gibi o da gizlice oğluna öğretmişti. Böylece bu köle şikayetlerinin yazılı olduğu bir mektubu herkesin arasında dolaştırıp bütün kölelere işaretle imzalattı. Zarfın üzerine pullar yapıştırıldı ve bu şikayet mektubu Roger Vanderwater’a postalandı. Roger Vanderwater hiçbir şey yapmayıp şikayet mektubunu iki ustabaşıya göndermekle yetindi. Clancy ve Munster öfkelendiler. Gecelerin fedaileri köle evine salıverdiler. Fedailer kazma sapıyla silahlanmışlardı. Ertesi gün kölelerin ancak yarısının Cehennemin Dibi’nde çalışabildikleri söylenir. Çok fena dayak yemişlerdi. Yazmayı bilen köle öyle kötü dövülmüştü ki yalnızca üç ay yaşayabildi. Ama ölmeden önce sizin de az sonra dinleyeceğiniz nedenden dolayı bir kere daha yazı yazmıştı.”

Gibi bir paragraf var. Bu nedense bana birkaç aydır Cehennemin Dibi’nde içinde bulunduğumuz durumu -tıpkısının bir kopyası şeklinde- hatırlattı. Eh şikayet mektuplarıdır bunlar. Alâkadar olacağı umulan kimselere gönderilirler o kimseler de mektubu şikayet olunana gerisingeri (iyi ki geri süngeri değil çok kötü kokardı öyle olsa) postalar. (Yoksa postallar mı? Acaba mektup alanların postallarının tabanı ne kalınlıkta? Bu postallar gün gelip yazı yazmayı bilen koyunların üzerinden yüzüncü kez çıkarılmış postu ezer mi?)

Bir parantez veya bir paragraf açmak hususunda kısa bir tereddüt geçirdikten sonra bu olayın izahı için bir paragraf açmakta karar kıldım. Anlayanlar çoktan anlamış olacaktır anlamayanlara; yıllardır “Cehennemin Dibi” olarak nitelendirdiğim dibi çıkasıca işsel (e beni de içsel düşüncelere yahut düşüncesizliklere sevkettiği kimilerinin malumudur) mekânımın zebanilerinin kalitesinde aylık bir değişiklik odunun odununda ise bir hararetli artış meydana geldiğini söylemem yeterli olacak mıdır bilmiyorum.

Dönelim kitabımıza... Aynı kitapda “Bir Parça Biftek” adlı kısa bir öykü daha mevcut. Onun insanı sarsan bir parçası ise şöyle;

“.... Evet Gençlik Nemesis(intikam ve adalet tanrıçası)’ti. Yaşlı hergeleleri mahvediyor ve bunu yaparken kendisini de mahvettiğini hiç umursamıyordu. Kendi atar damarlarını genişletiyor parmak eklemlerini paramparça ediyor ve Gençlik tarafından mahvediliyordu. Gençlik sonsuza değin genç kaldığından yaşlanan yalnızca Yaşlılıktı.”

Evet gençler. Hadi kendimizi yok edelim. Fakat yukarıdaki paragrafın final cümlesinin altında saklı olan dersi bir güzel kavrayalım. Gençlik genç kalacak ama gençler genç kalabilecek mi? Geç kalmasınlar da! Yani gençliklerinin farkına varmak hususunda. Yaşlansınlar bilahare. Sonra yaslansınlar şöyle dedelerinin gençliğinden kalma antika bir koltuğa; dedelerinin ve hatta kendilerinin yasını tutsunlar. Yaslansınlar...

Bütün bunları az önce bilgisayarlı çalışma masamın üstünü görüntü kirliliğine mazhar bırakan bir bloknotun tek yaprağına mor renkli simli kalemle düşmüş olduğum sayfa numarası notlarından hareketle yazdım. (Simli kalemin menşei de biraz neş’eli bir mevzu. Bizim üst katta oturan bilgisayar mağduru veletlerin benim kendilerine yaptığım teknik yardımlar karşılığında bana hediye ettikleri simli kokulu mor kalemdir bahis konusu. Bugün kırtasiye kırtasiye dolaşırken –yok kendim için dolaşmadım- farklı renginden bulmaya çalıştım bu simli kalemin. Bulamadım. Yeşil yeşil simli kalemle küçük notlar tutmak da hoş olabilirdi netekim.) Başkasının kitabını okurken altını çizmenin karalamanın anlamı yok. Aksine kitabını karaladığınız kimsenin bir daha size ödünç kitap verme ihtimalini ortadan kaldırır bu fiiliyat. İşin tuhaf tarafı kitap okurken her an bir taraflara not düşecek fırsatı bulamıyorsunuz. Şanslısınız okuyanlar. Sayfa numarası not etmişim işte. Hem bu yazıyı hangi okur kitlesinin görüşüne açacağımı da bilmiyordum şu ana kadar. Yazayım da sonra karar verirdim nasıl olsa. Fakat şu an hakikatli bir yaşam dersi olan bu notların yaşamdersleri sitesinde yer almasının uyğun olacağı kanaati hasıl oldu bende. Hasıla... Hasılatı nası ola?

Dikkat ettiniz mi iki tane ismi “bir parça” kelimelerini ihtiva eden öyküden birer parça bizi tesiri altına aldı. Biz o bir parçalı parçaları buraya yazdık. Üzerine bir kaç cümle ettik... Bu durumda bu yazının adı “Bir Parça” olacak. Türünü türevini kestiremiyorum. Kitap başlığına yerleştiremeyiz. Çünkü bir kitabı incelememişiz. “Oradan buradan notlar” diye bir köşemiz de yok. Fakat site yönetiminden bir rica edelim. Olsun böyle bir köşe yahu! (Böyle ferman buyurdu Dafi.)