Aynada gri bir iz görüyorum; hayır bu gördüğüm aynadaki aksim olamaz. Yansımam değil olsa olsa yanılsamam olabilir. Gözlerim çukurlarına kaçmış çevresi mora yakın ölümü anımsatan iki berbat hareyle çevrelenmiş. Acayip görünümlü güneş gözlüklerinden takmış gibiyim. Birden ürperiyorum; yaşadığıma dair o kadar az belirti var ki bedenimde. Sağ elim kalbime doğru gidiyor derinlerden gelen çarpıntıyı az da olsa duyabiliyorum. İyi!

Son zamanlarda aynalarla göz göze gelmemeye çalışıyorum. Onlara baktıkça hatta dikkatimi verdiğimde yaşlandığımı hissediyorum. Gözlüklerini yanında taşımayan bir miyop için hiç de fena sayılmam. Ama ayrıntılar işin içine girdiğinde durum hiç de öyle olmuyor. Yüzümde oluşan ölmeye yakın insan figürü izlenimci bir resimdeki ayrıntılar gibi gelişigüzel vurulmuş fırça darbelerine dönüşüveriyor. Bu fırça darbelerinin her birinin anısı var bende.

Vincent van Gogh mu Rembrandt van Rijn mı? Fikrimi soran olsaydı ikisi birden derdim. İnanın böyle bir konuda seçim yapmak çok zor. Neyse isteyen gelir ve bu iki dahinin şaheserlerini yerinde izler. Amsterdam’ın yüz akı bu iki müze her sanatsever tarafından mutlaka görülmeli. Kapım herkese olmasa da yarı açık sayılır.

Kapımın yarım açık olması konusunda ciddi şekilde sorun yaşıyorum. Kendime ait bir yaşamım olsun isterdim. Özel yaşamıma garip müdahalelerden hoşlanmıyorum. Böyle birşeyi kim ister ki?

Evet ben bir misafirperverim. Bu konuda ırkımın kendine has özelliklerini gayet iyi taşıdığımı sanıyorum. Her ne kadar tanrı misafirleriyle bu yaşıma kadar muhatap olmasam da o tanımlama hoşuma gitmiştir hep. Tesadüfen aç ve susuz kalmış bir insan kapınıza geliyor ve tanrı misafiriyim diyor. Doğruluğunu saptamak elbette ki zor; izahı ise hepten vahim bir durum. Doğrusunu söylemek gerekirse böyle bir şey başıma gelseydi çevreme hızlıca bir göz gezdirir tam bir paranoyak gibi “büyük birader”in dijital gözünü bulmaya çalışırdım. Tanrı misafiri lakırdısı eskidenmiş. Yaşadığımız çağda insanlar genellikle kapısını çalan yabancılara hırsız tencere pazarlamacısı veya dilenci gözüyle bakıyorlar.

Aslında tuhaf bir durum da değil. Bir zamanlar ben de kapı kapı dolaşıp tencere-tava benzeri şeyler pazarlamıştım. Bir tane sattım desem büyük yalan olur. Üstelik tüm masraflar bana aitti ve simit almak için ayırdığım son paramı da Pursaklar'dan Kızılay'a medeni bir şekilde gidebilmek gibi ulvi bir amaç için harcamaktan kaçınmıyordum.

Karnımın acıktığını hissediyorum. Bu iyi! Fena şekilde bira içmek istiyorum daha iyi daha iyi!

Tıkınmadan önce tıraş olmak iyi fikir diyorum; bana ihanet etmeyi sürdüren aynanın karşısında yanağımı kesiyorum bilerek. Küçük bir kesik korkulacak bir şey yok. Kan akıyor çok iyi!

Aynadaki gri izin gizemini bozan ince bir kan sızıntısı. İnadına kıpkırmızı yanağımdan süzülüyor çenemin ortasındaki belli belirsiz gamzeye ulaşıyor. Lavaboya damlıyor iki damlası lavabo aniden renk değiştiriyor. Daha fazlasına dayanamıyorum. Tıraş bitmeli. Kan kaybı da.

Yüzümü yıkıyorum kurulandığım beyaz havlunun kızıla döndüğünü söylemeye gerek var mı? Söyledim bile. Yaşadığım bu evde yara bandı bulundurma alışkanlığını edinemedim bir türlü. Tuvalet kağıdı imdadıma yetişiyor. Beyaz tuvalet kağıdı…

Her karnım acıktığında normal insanlar gibi türlü yiyeceklerin bir arada barındığı modern erzak deposu buzdolabına koşarım. Herkes böyle yapmaz mı? Ama o beyaz ve soğuk makinenin kapısını her açtığımda anlamsız bir hayal kırıklığı yaşadığımı söylemeye dilim varmıyor. Ne ekersen onu biçersin. Sebzelik bölümüne pırasa domates havuç gibi zerzevatı yan yana koyup bir sonraki buzdolabı ziyaretinde zeytinyağlı pırasanın yemeye hazır vaziyette beklediğine şahit olan biri var mı? Yok bana böyle bir piyango vurmadı.

Pırasayı sevdiğimden değil ıspanağın faydalarını da anlatacak değilim. Fakat her gün farklı yorum ve sunumlarla yemek masasına koyduğum kara tavanın içinde her zamanki gibi buzdolabının demirbaşları haline gelen yumurta peynir ve sucuk var. Daha çok tuz kara ve kırmızı biber sanki lezzetlini artırıyor bekar yemeğimin. Tuz ve tereyağ sağlığa zararlı derler olsun!

Sanki son yemeğimmiş gibi heyecanla yiyorum. Doyduğumu hissediyorum çok iyi çok iyi!

Hıçkırık başlıyor tıkanıyorum sırtımı yumruklayacak veya bir bardak su verecek kimse yok evde; imdadıma yine ben yetişiyorum boğulmaktan son anda kurtuluyorum. O an yaşadığımı hissetiyorum. Bu hepsinden de iyi!

Aynaya geri dönüyorum yüzüme renk gelmiş saçımda tek bir beyaz yok. Aynadaki yansımamla barışıyorum elini uzatıyor bana dokunuyorum. Aynanın soğukluğunu parmaklarımın ucunda hissediyorum. Doğuştan kahverengi gözlerimin o an babamın yaprak yeşili gözlerine dönüştüğünü görüyorum. Ölümünün üstünden 32 yıl geçmiş dile kolay! “Beni çok erken terk ettin baba” diyorum o anda pınarı kurumuş gözyaşlarım sayesinde kahverengi gözlerimin gerçekten yeşile dönüştüğünü görüyorum. gözlerime inanamıyorum. İşte bu kötü!